Evin en sevdiğim yeri aslında mutfakmış.

0

İnsan ailesinin evindeyken evin aslında en sevdiği yerini keşfedemiyormuş. Yıllar yılı o kendimizi kapattığımız odamız, aslında evin sahip olduğumuz tek yeri olduğundan en sevdiğimizmiş gibi hissediyormuşuz.

23 yaşındayım ve ilk kez keşfettim ki; evin en sevdiğim yeri aslında mutfakmış.

En başında sadece bir tahta kaşık hayalim vardı. Kendi tahta kaşığım olmasını çok istedim ve şimdi kocaman bir mutfağım oldu, bir sürü de tahta kaşığım.. Kendi tencerelerim, tabaklarım.. Kimi eşyayı ‘neyse şimdilik bu ucuzu alayım, daha sonra param olunca şu desenli olanı alırım, o daha güzel’ avutmalarıyla kendi mutfağımı yavaş yavaş kuruyorum.

Fırınımda turta hayallerimi kendi misafirlerime fiyasko yaratmamak için önce annemin fırınında deneyip test ettim bugün. Şimdi bir kaç hafta içinde yerleşeceğim evimin mutfağı için turta tarifim hazır. O fırından ilk önce mis gibi dumanıyla turta çıksın istiyorum.. Elimde kahvem turtamın kızarmasını beklerken terasımda kitabımı okurken..

Anladım ki o lanet olası fosforlu iğrenç plastik leğen aslında senin olduğunda sanki elmas kaplı buhurdan, sanki altın yaldızlı şerbet kasesi oluyormuş.

Keşke misafirim olmasını istediklerim hala yanımda olsalardı..

Yeni Hayat Kuranlar İçin Pratik Rehber

0

Efenime söyliyim benim gibi iki maaş görüp “aman efenim benim ekonomik gücüm gayet stabil, gayet yerinde; gidicem anamın evinden kendi hayatımı kurucam.” diyenler için harmanlanmış rehber tadındaki yazıma hoşgeldiniz.

Şöyle ki başlığı ‘ben ettim siz etmeyin’ olarak da yazının gidişatına göre her an değiştirebilirim.

Okulumla alsın yürüsün diye önce okulumun dibinde bir ev beğendim. Gittim kredisi neyse çektim, para bol ya; bastım emlakçıya, bastım ev sahibine. Anahtarla kapıyı açıp bomboş evime sanki saray yavrusu muamelesi yapıp eşya arayışına çıktım. Önce 1. el bakıp piyasanın insanın ağzına nasıl boşaltım yaptığını görüp 2. el piyasasına kaydım. O spotçu senin bu spotçu benim gezdim. Beğenmedim. Neyse en sonunda bir kaç eşyayı ayarladım. Gittim migrostan kendi mutfağımda yemek yapmak hayalleriyle en güzel mutfak eşyalarını dayadım döşedim. Saçtım da saçtım. Dolayısıyla şimdi içinden çıkılmaz ekonomik krizlere gebeyim. Alacak hanesi ile borç hanesi arasından tren geçtiğini görünce öküz gibi boş boş baktım. Uçuşların neredeyse yarı yarıya azaldığı ve benim de uçuşa göre maaşımı aldığımı düşünürsek değil belimi doğrultmak, iki ayağımın üstüne basmakta zorluk çektiğim ulvi günler şu günler. Eğer saplandığım borç batağından çıkamazsam ve haber alamazsanız bu bir intihar blogu olmuş olsun :|

O değil, daha evin tek odasını hallendirememişken nerden böyle borç oldu onu da anlamadım ya. Tek umudum iddia artık. www.iddiatuyolari.com. Oyş.

Rehberden ilk ve son madde: Bu boku yemeyin! Oturun oturduğunuz yerde!

—-
Hazır aklıma gelmişken araya sıkıştırıyım şunu da; devlet allah senin belanı versin.

Domeyn Pırablıms

0

Blokuuummm! Sonunda domainin çalışır vaziyette buldum seniii! Ne kadar hasretlik kaldım anlatamam. Ne zaman girsem bir afra, bir tafra, bir naz, kapris. Neymiş efendim? Eskiden her boku yazarmışım, artık yüzüne bakmıyomuşum. Nalakası var?! Ben bi kere ortamlarda adıma koskaca blogum var benim diye sayende prim yapıyor, gururla veryansın ediyorum! Her ne kadar son dakika gelişmelerden haberdar edemesem de olabildiğince günceliteni tutmaya çalışıyorum.

O yüzden anneye atar gider yapılmaz! Allah çarpar!!

Blokuuum, Smurfs vizyona girmiş. Bizim tee 20 küsür yıldır bildiğimiz Şirinler karizma yapmış Smurfs olmuş, yetmez gibi üstüne 3 boyut olmuş. Uslu bi kız olursam bu akşam sinemaya götürülücem 8)

Pazartesi Sunexpress eğitimleri başlar ve çok yakında damdam kanatlarını takıp gökyüzüne uçar. Hurreeeyyy!

Bi de benim çimen yeşili bi daktilom oldu :)

 

kalbim gurulduyor

2

Çok iştahsızım son zamanlarda. Şöyle enfes cızır cızır pişmiş, kokusu ile büyüleyen, sosları ile rengarenk bi lezzet katan, anne eli değmiş tabağımdaki yemeği azıcık dürttükten sonra çatalımla itekliyorum kenara. Açım aslında, ama sanki yapacak daha önemli işlerim, düşünecek ton ton şeyim varmış gibi yemeğime yoğunlaşamıyorum. Tadını ağzımda hissetmek, dilimle üzerine iyice bastırmak ve lezzetini yaymak bazen iştahlandırsa da ancak yarısını yiyebiliyorum. Her şeyde olduğu gibi yemek yerken de huzurlu olmalı insan; düşündüğü tek şey önündeki yemek olmalı. Aklı çok bulanıksa midesi de bulanmaya başlıyor bir süre sonra.

Mesela şöyle alengirli bir meyve salatası yapsam kendime, geçsem balkondaki salıncağıma otursam, Antalya ayaklarımın altında.. Kaşıklasam şöyle bir.. Uff nerdeee? Ya hemen dişim ağrımaya başlar, ya midem bulanır, ya bakarım düşüncelere dalmışım meyvelerim bayatlamış kalmış.. Sanırım işte bu yüzden kafa dağıtmam lazım benim. Özlediklerime sarılmam lazım, içime içime sokmam lazım.. Sarılmanın yetersiz geleceği insanlar vardır, uzaktadır, uzanamaz kollar. Sözlerim ulaşır;

Seninle büyüdüm ben, seninle düştüm de uf oldu diz kapaklarım. İlk mızıkçılığı sana yaptım ben ve ilk kez seninle güzel beyaz elbisem çamura bulandı, öğrendim beyaz temiz kalmalı. İlk oyunlarım, ilk oyuncağım, ilk ortağım, elmamın büyük dilimi sen oldun hep. Sayende ailenin tek çocuğu, şımarık burnu havada olmadım ben; tek çocuk olmadım çünkü, kardeşimsiz hiç kalmadım. İlk sen vardın heyecanlarımda, mutluluklarımda.. Hep sana sarıldım da hayata karşı güç aldım ben. Seninle uyanıp gözümün çapağını bile silmeden boya kalemlerine sarıldım ve seninle ilk adımlarını attım hedeflerimin. Mesafeler ayrı düşürse de yaşadık biz hep birbirimizi. Kalpten andık sustuğumuz zamanlarda. Sen şimdi anne oldun.. Beni büyüttüğün gibi onu da büyüteceksin şimdi. Onun da dizleri acıyacak, onu da tutup kaldıracaksın ellerinden. Hep yanında kalmayı çok isterdim. Hayat o zaman daha güzel olurdu.. Kardeşimsiz beceremiyorum çünkü çoğu zaman. Ellerimi tutup beni kaldıracak birisini bulamıyorum. Seni çok özlüyorum. Nesquikli süt içip pijamalarımızla yatak sohbeti yapalım mı yine eskisi gibi? :)

Ankara’m bekle beni. Seda’m geliyorum.. :)

Fransız Kült Filmlerinden Bir Kare

1

 

Son günlerde Fransız olmak ya da Fransız kalmak, işte bütün meselem bu.

Efenim nacizane Fransıca dersini seçtim bu sene. Bir hırs, bir azim, efendime söyliyim facebook’tan ismimi fransızca yapmalar, özentilik, zaz felan derken hızlı bir giriş yaptım. Lakin gazım anca beni senenin 2. yarısına kadar Fransızca’nın o nalet zorluğundan koruyabildi. 4 senelik üni hayatımın en düşük notunu aldım = 27 = Fransızca :/

Ve final mevsimi geldi çattı, MaxxRoyal Hotel’in açılma tarihi, benim mesailerim ve sınavlarım üstüste binince gene olan Fransızca’ya olacak ve ben yine Fransız kalıcam = Fransızca’dan kalıcam.

Sınıfta ben okuma parçasını okumaya çalışırken kendini tutamayıp gülmeye başlayan arkadaşlarıma verdikleri motivasyondan dolayı teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum, sınav zamanında bana özel ders vermelerini talep ediyorum :D

 

 

Santralde günde 300 tane telefona cevap veren ben ne yazık ki sosyalliğin tavanını bile delip geçtiğim için bloguma az ve öz yazmak istiyorum, ne yazacağımı kestiremeden yazma içgüdüsüyle dadanıyorum. O yüzden kısa kesiyim laf kalabalığı yapmıyım ben, saygılar :D

Pbx. Operator Damla

0

Üniversite hayatımda kalan son yaz tatilim, 2000TL küsürlük elektronik borcum, yapmazsam okuldan mezun olamayacağım 4 aylık stajım, gece 5′te uyanıp iş yoluna koyulmalarım, mesai bitimi okulda soluğu almalarım, Antalya’da yapılan zibilyon tane festivalin cezbetmesi, yeni aldığım drum, guitar ve mikrofonlu Guitar Hero setim, Sendegül ile barışmış olmam, tüm arkadaşlarımın yaz boyunca Antalya’da kalacak olması, Varol’un Antalya’ya gelebilme ihtimalini sevebilmek…

Bunca bohem içinde rezervasyon girişleri, inşaat halinde bir otel, “gara gozlüm, çatal garam, çingenem” türküleri eşliğinde insanı gözleriyle yiyen 1000 küsür işçi, açılma aşamasında olan bir otel, toz, püsür, çimento, pislik…

Kısacası hayat çok güzel, çünkü kafam bi milyon :D

İzin günümde ne yapsam da layıkıyla o güne yaraşsam diye ayrıca bir not defteri almak istiyorum :P

 

Olsun gene de ben hayatı seviyorum, gökkuşağında yaşıyorum : o) 

Bayanlar Tuvaleti

0

Siz erkekler bilmezsiniz, bayanlar tuvaleti çok ilginç bir yerdir. Genellikle döküm icraatı için değil; saç, baş ve makyaj icraatı için orada toplanırız biz. Bir tuvalette ne kadar çok ayna varsa, çıkış süremiz bir o kadar uzun olur. Genellikle de kalabalık olur bu tuvaletler, özellikle bir alışveriş merkezinde iseniz.. Aynaların önünde bir sürü bayan, çantaların içinden dökülmüş makyaj malzemeleri, tokalar, parfümler, makyaj temizleyicileri ve tazeleme aparatları, “Şekerim siyah göz kalemin var mı?” nidaları, yandakinin makyajına çaktırmadan bakıp aynısını yapmaya çalışmalar, eleştirir gözler, “hımm ne giymiş” süzüşleri..

İşte siz bizi “Nerde kaldı yaa bu!” diye beklerken yandaki D&R’ın camekanındaki model arabaları boş gözlerle izlerken, biz işte böyle bir sistemin içinde oluyoruz. Kendimizi o ekosisteme ait hissettiğimizden tuvalet terkediş süremiz de uzadıkça uzuyor.

Çıkan kopçasını tanımadığı bir bayana taktırmaya çalışanlar, üstünü başını olur olmadık şekilde düzeltmeye çalışan teyzeler, liseli ergen dedikoduları, kimi zaman erkeklerden gizli vukuu olan tartışmalar, bir türlü düzelmeyen saçına direnen agrasifleşmiş bayanlar, bir köşede var gücüyle botlarını silmeye çalışanlar, orada bir göz kalemi yardımıyla tanışıp numaralarını birbirine verenler.. Bi nevi tuvalet bizim için erkeklerin olmadığı başka bir gezegen ve bir süre de olsa bunun tadını çıkartmak istiyoruz. Biraz anlayış, biraz sabır, belki D&R’da görmediğiniz başka maket araba kalmıştır :P

Prensesin Uykusu

0

Romantik komedilerde bile ağlamaya yer bulabilen ben, azıcık dram konulsa filmin içine tutamıyorum kendimi, koyveriyorum gözyaşlarımı.

O yüzden en iyisi benim gibiler için evde torrent ile film keyfi, yanına bir tutam peçete ve  kapıya bir adet kilit -bende ne yazık ki yok-. zzz. Tam filmin orta yerinde odaya girip o an bana saçma sapan gelen şeyler söyleyip duygusallığımın büyüsünü bozan babama rağmen mücadeleme devam ediyorum evde film keyfi konusunda.

Bu seferki yolculuğum Prensesin Uykusu‘na idi..

“Bir başyapıt, aman Allah’ım ne harika bir film” demezsiniz belki ama, eğer dışarda kocaman bir güneş varsa mutlukla gülümser gidip biraz çiçek toplama arzusu ile dolarsınız..

“Kelebek kadar ömrümüz var, kaybedecek daha neyimiz var..”

Filmdeki küçük kız, yaşlı amca, Aziz, Neşet, anne.. Hepsi sizsiniz sanki, tüm karakterlerde kendinizi görüyorsunuz.. Yaşamdan kaçırdığınız dakikalara, o somurtuk ve suratsız olduğunuz anlara üzülüyorsunuz.. Bu filmde ben bunu yakaladım..

İzlemelisiniz..

 

AlışAlışAlışVeriş

1

Bir bağğğyan olduğumun bilincine yeni yeni varıyorum. Öyle manikür-pedikür görmemiş tırpanlarım vardır benim, bilgisayar başında oturmaktan çıkmış bir kamburum, odamın dört bir yanında çoraplar, bir köşede eskimiş converseler…

Oysa ki Havva’nın güzelliği ve zerafeti bahşedilmiş sümüklü bedenimdeki ruhuma. Çıkmak için an kollar dururmuş o körpe, masum kadın :P

Şimdiye kadar hiç alışveriş yaptığım söylenemez, evet her insan gibi yeni şeylere ben de bayılırım; ama çıkıp da paralar saçarak alışverişler yaptığım olmamıştır. Aynı kotu 3 sene giyerim, çarşıya çıktığımda bi bluz görür alırım, bir şeyin eksikliğini farkettiğimde ancak üşenmezsem gider alırım, halalarımdan aldıklarım en güzide parçalarımdır felan..

Lakin yılbaşı için İstanbul’a gitmeden önce dolabımı şöyle bir araladım ve ebük sübük tipli tişörtler, renkli pantolonlar, apır sapır kazaklardan başka hiç bir şey bulamadım.

En nihayetinde dedim ki;

“Kızım Damla! Gün bugündür! O taraklı ayaklarının topuklu ayakkabıya sığma çalışmaları biran önce başlamalı! Geldin 21 yaşına, nedir bu Simpson tişörtleri!!” diyerek kendi kendime atarlandım ve tuttum alışveriş merkezinin yolunu.

Alışveriş yapmayı hiç bilmem, gördüğü her şeyi beğenip isteyen bir insanım. Bu konuda bana rehber birini bulamamaktan müzdarip araladım Koton’un kapısını.  Her yerde kocaman indirim tabeleları. Koton’un Olé diye bir alt markası var ki ne menem bir şeydir o. İçimdeki tüm birikmiş alışveriş heyecanını orada kustum ve dantel işlemeli mükemmel bir siyah elbiseyi kaptığım gibi kasaya koştum. Kasada personel elbisemi katlarken yandaki müşteri “Afedersiniz, o elbiseyi bir açar mısınız, çok güzelmiş.” demesiyle küçük kızımı beğenmişler gibi böbürlendim. Çünkü raftaki son elbise benimdi. Nihaha :D Tatminselini tamamlamış egomla soluğu Arow’da aldım. Yalnız bir sorun vardı, “Bot mu? Topuklu mu?” Elbiseme hangisi yakışırdı, anlayamayacak kadar kapasitesizim bu konuda anlayacağınız gibi. Tuvalette yeni elbisemi üstüme geçirip öyle koyuldum ayakkabı denemelerine. En sonunda sevimli bir topuklu ayakkabıda karar kıldım.

“Sayın misafirlerimiz alışveriş merkezimiz kapanmak üzeredir.” Son uyarısıyla Penti’deki alışverişimi de noktalayarak, aldıklarım üstümde çıktım alışveriş merkezinden :) Gördüğüm her aynaya bakarak teyit ederek sonuçtan memnun attım bacak bacak üstüne, oturdum banka :D

Bakalım yeni yıl daha ne süprüzler yapacak bana :)

Merry Christmas!

0

Hayatımda sadece 20 tane yılbaşı gördüm. Bunların 13-14 tanesine hafıza dışı dersek, 2-3 tanesinin de hediye, tatil ve havaii fişek heyecanından ibaret olduğunu varsayarsak yalnızca 2-3 yılbaşı geçirmiş biriyim. Şu ecnebilerin “Noel Ruhu” dedikleri şey alışılmış kalıpların dışında anlam patlamasına sahipmiş aslında.

Yeni yıl, yeni başlangıç, yeni işte adı üstünde. Temiz, mis kokan, dokunulmamış.. Ne kadar mucizevi bir olgu; 365 tane yeni gün armağan ediliyor o gün her birimize…

2010′da Damla ne yaptı?

Yepyeni şeyler öğrendi, öğrenmenin öneminin farkındalığına vardı.

Kendi için özel bir şeyler yapma çabasıyla hep heyecan içindeydi, aklına gelen ne varsa yapmaya çalıştı.

Gerçekten büyüdüğünü hissetti, aşık oldu.

Çok uyuşuktu, hep geç kaldı, bazen hiç gitmedi. Sorumsuzdu 

Müzik bahçesini yeşertti.

Bir kitaplık edindi.

Hayalindeki odaya kavuştu. (Kırmızı renkteki odada 50 kilocuk bir kız için devasa çift kişilik yatak)

Herkesin mutlaka yapması gereken şeyi yaptı; denize Kuzey’den baktı, görmediği kadar yeşil gördü.

Güveni çok kırıldı. Güvensizin teki oldu. Kimseyi kolay kolay hayatına adapte etmemeye karar verdi.

Hiç olmadığı kadar hasta oldu, dişi ağrıdı, beli ağrıdı, hapşurdu, çorba içti. Kendine çok iyi bakamadı.

İlk kez insanları 2′ye ayırdı; karaktersizler ve diğerleri.

Affetmemeyi öğrendi, acımamayı.  

Ve sonsuza kadar mutlu yaşadı…

Herkese “Ah nasıl bir yıldı o 2011!!” diyebileceği bir ömür diliyorum :) 2011 kere maşallah :)

Go to Top