Taymmashin :P

Gözde, fotoğraf için çok tşkler :) Patavatsızlık yapıp izin almadan kullandığım için bana kızmazsın değil mi? Ama ruhumu yansıttın, elimde değil :)

Kişisel blög, naber ya.

Ah ne günler vardı ki bi halt olduktan sonra kimselerle paylaşmadan ilk gelir sana yazardım. Ünlü bir bilmiş demiş ki “Anlatmak ve yazmak insanın ruhunu rahatlatır.” Şu kalemi, kağıdı icat eden japonu bulup çekik gözlerinden öpesim geliyor. Evrenin buluşu bence kağıt, kalem.. Yazı.. Öyle herkese her şeyini anlatmaman gerektiğini ben çok iyi anladım blög.

2 gündür yoğun bir tempoda delicesine çalışma telaşesindeyim. Otelin tüm muhasebesi, karlılığı benden geçiyormuşçasına, personeller benim sayemde ekmek yiyorlarmuşçasına, Fenerbahçe benim sayemde doyuyorçasına (bknz. Nihat Özdemir’in otelinde çalışıyor olmak) bir sorumluluk bilinci ve eforla çalışıyorum. Bu yoğun tempoda bu kadar büyük bi göbeğe nasıl kavuştum, ben de bilmiyorum ^^

Zaman ne hızlı geçiyor be blög. Durduramıyorsun, yavaşlatamıyorsun. Elinde olanlara bakıyorsun.. Geçen sene bu zamanlar şimdiki çalıştığım otelin en zor departmanı olarak nitelendirdiğim F&B’de idim. Lanet edip her gün ağlayarak yapıyordum işimi. Azmedip 3 ay çalışmıştım. Gözlerimi kapatıp düşünüyorum da koca senemi. Akdeniz Üniversitesi’nin kampüsüne yatay geçiş belgelerimi vermek için gelişimi, o gördüğüm muazzam yeşillik ve hoşluğun beni büyüleyişini ve gözlerim dolarak “Allah’ım geçmek istiyorum!” diyerek gökyüzüne umutla baktığım o an dün gibi.. Koskoca 1 sene geçmiş şu yazıyı yazalı;

Lan ya! Lan ya!
Bu zaman vızırtısı neden sayınca bu kadar yavaş geçiyor?! Arkasından tutup tepikleyerek mi kaydırmak lazım illa!
Sayıyorum sayıyorum, bakıyorum hala aynı. Ne zor olurmuş bu akşamlar uyandığında saymaya başlayınca.

Olmaz ama kardeşim ya. 3G kadar mı ilerledi teknoloji. Banane kardeşim ya, zaman makinası fikri 1000 yıldır var, ama icraat yok. Hadi be güzel insandaşlarım, yapın artık şu makinayı çoluk çocuk nasiplenelim artık :/

Ne zaman açıklanacak bu yatay geçiş sonuçları!!
Yeter gali, ben de insanım, sabrımın sınırı var!

İnsan bir şeyi gerçekten inanarak isterse oluyor. Evrenin sırrına kulak vermek lazım. Çok istediğim daha bir ton şey var. Hepsini gerçekleştireceğim blög. O kafamın içinde tuvalime çizdiğim “mikemmel hayat” benim olacak ^^

Gözde, fotoğraf için çok tşkler :) Patavatsızlık yapıp izin almadan kullandığım için bana kızmazsın değil mi? Ama ruhumu yansıttın, elimde değil ^^

Lucky :)

Sendegül’üm.. İyi ki varsın.. Şu son zamanlarım geçirdiğim en güzel zamanlar sayende :)

“Çok şanslıyım seninle olduğum için..” demiştim ya flüt resitalindeyken.. Her şey o anda başladı.. Tüm mucize o şekilde başladı..

“Şans” dedim ben ve şans uğradı bize..

Sendim, kendine şans getirdiğine inandığı fularını benimle kaldığı gün unutmuştu. Evden çıkarken gördüm ve ona vermek için çantama attım. Ama 2 gün boyunca vermeyi unuttum ve çantamda benimle birlikte dolaşmaya başladı fular. Ben o 2 günü neden bu kadar mutlu ve şanslı geçirdiğimi bilemiyordum tabi :) Sonra Sendi, fularını kaybettiğini söyleyince çantamda olduğunu anımsadım ve hemen çıkarıp ona uzattım, ama almadı benim biriciğim. “O çok uğurlu ve o sana çok şans getirdi, sende kalsın..” dedi. Almasını, kıyamayacağımı söylememe rağmen almadı..

Ben de ertesi gün ona yonca şeklinde bir kolye bulabilmek için en sevdiğim takı dükkanına gittim. Satıcı kadına sordum; “Yonca şeklinde bir şey istiyorum.. Ne olursa olsun.. Var mı?”
“Maalesef, zannetmiyorum..”
“Olsun, vardır belki, gözünüzden kaçmıştır..” diyerek tüm heryeri kurcalamaya başladım..
Aradım aradım aradım..

Ama bulamadım.. Son bir ümit satıcıya tekrar sordum.. Yok olduğunu tekrar teyid etti. Başımı büküp tam çıkmak üzereyken uzaktan bana gülümsedi küçük sevimli yonca kolye : )) Nasıl sevindim nasıııl.. Hemen alıp kucakladım onu :) Doğruca Sendi’me götürdüm. Çok sevindii ve ona çok da yakıştı :)

Ve bugün.. Sendi, onun yeni kolyesi ve ben Antalya’nın bahar güneşinde biraz bronzlaştıktan sonra elimize wafflelarımızı alıp biraz yürüyüş yapmaya karar verdik.. Kaldırım kenarında açamazsınız diyenlere inat, kaldırım köşesinde açmış bir avuç yonca gördüm.. “Bak” dedim.. Eğildim birini almak için uzandım ve o an şok oldum.. Hayatımın ilk 4 yapraklı yoncası parmaklarımın arasındaydı..

Bir süre kendime gelemedim, Sendi’ye açıklayamadım onu aslında görmediğimi, onun ellerime geldiğini.. Çünkü yaşadığım çok büyülü gelmişti. Dünyanın en mutlu insanıydım işte o an :)
“Nasıl gördün ta ordan 4 yapraklı olduğunuuu??”
“…”

Eve geldim ve Sendi’min bana günler önce attığı şarkıyı açtım.. Jason Mraz – Lucky :)

Baksana Sendim.. Sanki her şey bizim için.. Sanki Dünya bizim mutlu olmamız için gönderiyor tüm işaretlerini.. Biliyor musun, benim 4 yapraklı yoncam aslında sensin.. Daha önce de söylediğim gibi, benim şansım sensin, seninle olabilmek benim şansım.. Pozitifim, mükemmelim, mutluluk kaynağım.. Ve benim 4 yapraklı yoncam.. İyi ki varsın, seni çok seviyorum :)

I am lucky be with you :)

Dam-La Fontaine

Bir rüya gördüm ki ne rüya! İddia ediyorum; La Fontaine’in aklına gelse, karga-tilki hikayesini sollardı allama! Gerçi rüyam için çok bilindik bir atasözü var, ama o bu kadar ayrıntılı olarak aydınlatmıyor insanı.

Böyle bana ilham gelse, rüyamda görsem her şeyi, sonra kendim üretmiş gibi paylaşsam insanlarla, sonra bu Tanrı bağışı yetenekle bir yerlere felan gelsem ne güzel olurdu lan : D

Neyse La Fontaine tadındaki rüyamla başbaşa bırakıyorum sizleri..

GÜVERCİN

Fotoğraf: Varol AKSOY

Gözlerimi açtığımda çook büyük sarı bir çadırın içersindeydim. Aslında bu bir çadır değildi, incelediğimde anladım. Bu bir yaşam alanıydı, çadırın yer yer bazı yerleri pencere şeklinde açılmıştı. Sanki binanın güneş görmeyen boşluk bölümü gibiydi. -Neden sarı bir tenteyle çevrildiğini bilmiyorum, rüya dedim başta mantıklı şeyler beklemeyin :D Az sonra mantık patlaması yaşatıcam zaten 8)- İnsanlar vardı pencerelerde yer yer, kimisi çayını hüpürdetiyor, kimisi çarşaf çırpıyor, geçinip gidiyorlardı bu tuhaf yerde.

Ve o boşluğun içi kuşlarla doluydu. Hepsi çadırda kendisine bir yer bulmuş, oraya tünemişti. Dışarı çıkan kuşlar, içeri giren kuşlar.. Aynı zamanda kuşların yaşam alanı, evleri olmuş bir yerdi burası.

Hayran hayran kuşları izlerken çadırın taa en tepesinde bir kuş çarptı gözüme. Çok mutsuz gözüküyordu, uçmuyordu, aç gibiydi, oraya tünemiş kalmıştı. Yanımdaki arkadaşıma “Şu kuşa yardım edelim.” dedim. “Saçmalama nasıl çıkacaksın oraya.. Boşver” dedi.

Dikkatle inceledim ve oraya uzanabileceğim balkon gibi bir şey görüp heyecanla merdivenlere yöneldim. Çıktım, çıktım, çıktım.. Ta en tepeye. Tentenin kesilmiş balkon şeklinde açılmış yerinden sessizce çıktım. Uzandım güç bela ve kuyruğundan tutuverdim kuşu. Ürküp debelenmeye başladı. Çektim aldım ellerime, kocamaaan bir güvercindi. Başetmek çok zordu, kaçmak için çırpınıyordu.. Sonra benimle konuştu..

“Ne yapıyorsun??!”
“Sana yardım etmeye çalışıyorum..”

Sonra çığlıklar atmaya başladı “Bırak benii!” diye, tutmakta çok zorlanıyordum. Hemen koşarak merdivenlerden geri inmeye başladım ve dışarı, güneşe, doğaya açılan bir pencere buldum. Açtım pencereyi diğer elimle onu zapdetmeye çalışarak. Dışarı doğru uzattım onu, “Hadi uççç!” dedim. Ama elime öyle bir kenetlendi ki bırakmıyordu. “Ama hadi uçç..!” diyerek elimi sallayarak onu bırakmak istedim, düşecek gibi oldu, daha sıkı tutundu ve iki kanat çırpmasıyla tekrar dengesini buldu.. “Ama neden? Neden uçmuyorsun?”

“Ben oraya gitmek istemiyorum.” Kanadıyla gökkuşağını, ağacı ve çiçeği göstererek.. “Onlar senin güzelliklerin, benim değil. Ben burada mutluyum, burda yaşıyorum. Bu çadır benim tüm güzelliğim. Senin doğruların olabilir, iyilik yapmak istiyor olabilirsin, ama gerçekten karşındaki için o bir iyilik mi hiç düşünmüyorsun.. Lütfen beni içeriye çek. Benim doğam burası, benim evim o sığındığım yer.”

Çok şaşırmıştım.. Hiç bir şey diyemedim.. Yavaşça onu içeri çekmekle yetindim ve içeri çekmemle en tepeye uçup eski yerine kondu, bana baktı ve nazikçe teşekkür ederek kafasıyla selam verdi..

Ve saat çaldı.. Uyandım :|